F Blok: Umuda Yolculuk

2015 yılında babama konulan kanser teşhisinden sonra Ankara, Eskişehir, İzmir gibi illerde bulunan ilgili hastanelerde ameliyat ve tedavi süreçlerine başladık. Çok yoğun ve yorucu geçen bu süreçler hem babamı hem de bizleri çok yıpratmıştı. Ama ilimizde bulunan üniversite hastanesine onkoloji bölümü açılınca bu sıkıntılarımız sona erdi.

Önce, 1992 yılında kurulan Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) bünyesinde faaliyet gösteren Üniversite Hastanesi 2018 yılında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi (AFSÜ) olarak bağımsız bir sağlık üniversitesi haline geldi. Daha çok sağlık yatırımı alan üniversite Onkoloji ve Hematoloji bölümünü açarak sadece Afyon’a değil Kütahya, Uşak gibi illere de günübirlik sağlık hizmeti vermektedir.

Bu bina, hastane yönetimi tarafından F Blok olarak adlandırılmaktadır. Haliyle, hastalar da F Blok diye bilmektedir. İşte bu yazıda size biraz F Bloktan bahsetmek istiyorum.

Yaşlısı, genci her kanser hastasının uğrak yeri, ikinci adresi haline gelen F Blok’ta Onkoloji ve Hematoloji bölümleri hizmet veriyordu. Sonradan Kalp ve Damar Cerrahisi ile Üroloji gibi bölümlerde gelince artık daha geniş bir hasta grubuna hizmet vermeye başladı. Fakat bu hastalar tedavi olup normal hayatlarına devam edilebilen hastalıklardan ziyade girdiğiniz zaman artık bir daha çıkamayacağınız hastalıklarla ilgilenen bölümlerden oluşuyor.

Sözün burasında; çok sevdiğim ama siyasetin aramızı açtığı ve şuan görüşmediğimiz bir dostumun anlattığı tecrübeyi aktarmak istiyorum. O da ciğerlerinden hasta olan babasını İzmir’e götürdüğünde yaşadıklarını özetlemişti şu kısacık ama ömür dolu sözlerle; “Hastane 3 katlı dostum. Geleni hemen 1. kata alıyorlar. Bir hafta sonra ya çıkıyorsun ya da 2. kata alıyorlar. Bir hafta sonra ya taburcu ya da 3. kat. Eğer 3. kata çıktıysan oradan tek çıkış yolu var, o da zemin kattaki morg.”

Bir savaş olarak nitelediğim, bir anlık bile dalgınlığa gelmeyen ve hemen mevzi kazanan kanser hücreleriyle yapılan bu mücadele; doktorundan hemşiresine, teknisyeninden sekreterine tüm sağlıkçıların emeklerini görmezden gelmek doğru olmaz kanaatindeyim. Ben de bir kamu çalışanı olarak kamu görevi yürütüyorum ancak bu kadar insanla iç içe ve yakından temas kurmuyoruz. Böyle olunca sadece profesyonel bir iş görmeden öte araya psikoloji ve sosyoloji devreye giriyor. Arada çıkan olumsuz örnekleri dikkate almayarak, gösterdikleri özverili çabaları burada anmadan geçmek istemedim.

Hastalığın türü sebebiyle Acil Servis’e de sıkça uğruyorsun. Çoğu zaman özel aracımızla gitsek zaman zaman ambulans ile de gitmek gerekiyor. Dolayısıyla acil servis ve 112 personeliyle de neredeyse kanka oluyor insan. “Amca yine geldi mi?” diyor mesela sağlıkçı ya da intern doktorlar. Hasta yakınları olarak da nerede ne var, ne nasıl oluyor öğreniyorsunuz zamanla. Mesela “Personeeel..!” diye bir ses duyduğunuzda anlıyorsun ki yine başka bir yere gideceksin. Ya MR ya tomografi ya ultrason çekilecek ya da odanız değişecek.

Tabi serde sosyal bilimler olunca bol bol gözlem yapma fırsatı da doğuyor. F Blok’a henüz ilk defa geldikleri anlaşılan yaşlı adam ve karısı karşıda bekliyor mesela. Aradan uzunca bir süre geçmiş olacak ki onları sabah bırakıp giden çocukları telefon ediyor. “Ne oldu bitti mi işiniz?” diyor muhtemelen. Kadın yüksek sesle, telefonu tutan adama; “Söyle gelmesin o, biz işimiz bitince geliriz dolmuşla diyor.” Ama bilmiyor ki işleri hiç bitmeyecek. Aylarca, yıllarca gelip gidecek, bekleyecekler o umut kokulu koltuklarda. Telefonda ayrı oldukları anlaşılan kocasının gel artık teklifine ben burada daha mutluyum, en azından kafam rahat diyen hematoloji hastası kadını da ibretlik bir örnek olarak buraya bırakayım.

Meselenin bir de doğa boyutu var tabi. Sonuç ya da doktoru beklerken, o kadar keşmekeşten boğulan ruhlar, hastanenin o kasvetli ortamından kendini dışarıya atınca, bahçedeki havanın sanki daha bir rahat olduğu, çimenlerin daha bir güzel göründüğü, yaşam kaygısıyla bunalmış yüreklere, sıcacık bir dokunuşla güneşi hissettiği o anlar, tarifi imkansız birer resim olarak zihnilerdeki yerini alıyor. Kantinde dolaşan kedi-köpekler, kafasını kaldırıp senden gelecek bir lokma yemek ihtimalini bekleyen o hayvanlar, sanki çaresizce şifa arayan hastalar gibi.

Sonuç itibariyle, iki dünya arasındaki geçiş kapısı olan o istasyonda; EKG cihazının her dıtlayışında, o kalp atışının son atış olma ihtimalini yaşamak, acil servisteki hayata tutunmaya çalışan el kadar bebeklerin çığlıklarını iliklerinde hissetmek, ağrıdan-sızıdan bunalmış yaşlı amcaların, çaresizce karılarına bağrışlarını duymak ve küçücük çocukların başında anne babasının çaresizce bekleyişini görmeden hayatın değerini hiç anlamayacak insanoğlu. Ne diyordu Tolstoy; “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını da duyabiliyorsan insansın.”

Ve öyle bir an gelecek ki artık; “Gelmeyin!” diyecekler size. İşte o zaman her şeye rağmen F Blok’ta olmaktan mutluluk duyacak insanlar. Keşke o kadar zorluk yaşasak da, acı çeksek de orada olsak diyecekler. Çünkü orada umut var. Orada, yaşama tutunacağın, zayıf da olsa bir dal var.

Hayat, bazıları için maalesef Kafka romanlarındaki gibi kasvetlidir. O zaman sözü, Kafka’nın hayata verdiği anlamla tamamlayalım; “Hayatın anlamı, sonlu olmasındadır.”

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.