Metot olarak akıl ve nakil

Daha önce toplumsal grupları, kategorize ederek; Cemaat ve Cemiyet üzerine aforizmalar başlığıyla bu konuyu irdelemiştik. Şimdi de, bu yapıların metotlarını; akıl ve nakil olarak ele alıp değerlendirmeye çalışacağız.

Akıl ya da us, felsefede kavram oluşturma ve bunlara göre hükmetme kapasitesidir. Bugün Batı’da bu kavramı, büyük ölçüde aklı anlayışla yüzleştiren, ancak algılamadan ayıran Alman filozofu Immanuel Kant’ın etkisindedir. Akılcılık; usçuluk veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil, düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüştür. Aristo gibi kadim Yunan kültürüne sahip filozofların yayında; Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi bir çok Müslüman alim de bu metodu benimsemişlerdir.

Nakil ise sözlüklerde bir yerden alıp başka bir yere iletme, aktarma, taşıma, geçirme, aktarım olarak yer almaktadır. Nakil ve nakilcilik bir felsefe kavramı olamayacak kadar bir değere sahip olmasa da bugün bir çok cemaat, bu metodu benimsemiş ve adeta amentüsü haline getirmiştir. 1058 – 1111 yılları arasında yaşayan İmam Gazali nakilci düşüncenin en önemli düşünürüdür. Gazali, Farabi gibi bazı Müslüman filozofların tersine, mutlak ve sonsuzu kavramak için aklın yetersizliğini savunur.

Bu teknik açıklamalardan sonra şimdi meseleyi biraz daha subjektif ve daha anlaşılabilir halde açıklamaya çalışalım. Şimdi bu iki metodu; iki topluluk üzerine uygulayıp bilginin kaynaktan çıkıp son kişiye kadar ulaşmasını gözlemleyelim.

Birinci topluluk; birbiri ardına sıralanmış kişilerden oluşsun. Bu durumda bilgi, en öndeki kişiden gelir, herkesin arkasındakine aktarmasıyla son kadar iletilir. Bu kişiler, sadece kendi önlerindeki kişiyi görür, sadece ondan bilgi alabilirler ve sadece arkasındakine bilgi aktarabilirler. İşte bu topluluk, nakil topluluğudur. Bunu, bir zincir olarak da düşünebiliriz. Eğer bir dış etken, ilk sıralardan bir zincire müdahale eder ve o zincirdeki bilgiyi değiştirirse, bundan sonraki zincirlerin asla haberi olamaz ve müdahaleye çok açık bir sistem ortaya çıkar. Hatta, en başta bulunan kişiyi alıp yerine başka birini koysanız bile kimse fark etmez. Daha da kötüsü bu metotta, topluluğu istediğiniz zaman istediğiniz yere yönlendirebilirsiniz.

Şimdi, ikinci bir topluluk düşünelim. Bunlar da halka şeklinde sıralanmış olsun. Burada da bilgi, bir kişiden çıksın ve yana doğru ilerlesin. Bu sefer, bilgi yine yanındakine aktarılacaktır fakat diğerleri de o aktarımı görecekleri için dış etkenlerin müdahalesi engellenmiş olacaktır. Ayrıca eğer bir aktarımda yanlışlık varsa, yine diğerlerinin müdahalesiyle düzeltilecek ve son kişiye doğru ve kesin bilginin aktarılması sağlanmış olacaktır. İşte bu metodun adı da akıl metodudur. Kişi hem kendi bilgisini hem de diğerlerinin bilgisini kontrol altında tutabilecek, sınayabilecek ve daha geniş bir açıdan meseleye bakabilecektir. Ayrıca akıl metodunda, istişare edebilme imkanı da bulunmaktadır. Herkes, herkesle konuşup, tartışabileceği için yanlış bir bilginin üretilmesi ya da hatalı bir kararın çıkma olasılığı ortadan kalkacaktır.

Daha önceki yazılarımızda sıkça bahsettiğimiz gibi Batı medeniyeti; Aydınlanma Çağı ile Kilise’nin katı nakil anlayışını sorgulayıp, adeta deli gömleğini yırtıp çıkması gibi aklı önceleyen bir anlayışa ulaştı. Bunu yaparken de çok acılar çekti. Halbuki bizim dinimiz İslam ve o dinin kaynağı olan Kuran, bizatihi aklı önceleyen bir yapıya sahip. Yapmamız gereken sadece; okumak (tilavet) değil anlayıp (kıraat) tatbik etmek. Başkalarının zaman ve emek harcayarak yapacağı şeye biz, elimizi uzatıp alacaka kadar yakınız ama farkında değiliz. Bunun farkına varıp, gereğini yaptığımız gün, inanın dünya bambaşka bir yer olacaktır.

Bu vesileyle, akıl üzerine söylenmiş özlü sözlere buradan ulaşabileceğinizi de belirtmiş olalım.

Kaynaklar: TDK, Wikipedia.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.