Hoşçakal Çalık Dede…

Bugün Çalık Dede’nin ölüm yıldönümü. Kendisini geçen yıl Rahmet-i Rahman’a iade ettik. Dedemin son günlerinde yazdığım ama o zaman fırsat bulamadığım bu yazıyı şimdi istifadenize sunuyorum.

Adına dünya telaşı denilen keşmekeşin içinde her gün gibi sıradan bir gündü. Yoğun iş temposunun içinde telefonum çaldı. Genelde pek açamam ama arayan annemdi. Açtım ve sustum. Çünkü bana hastanede olduklarını ve Çalık Dede’nin iyi olmadığını anlatıyordu. Evet Çalık Dede, iyi değildi ama bu gerçekle yüzleşmek istemiyordu insan. Evet, insanoğlu doğar, büyür ve ölürdü ama bir türlü sıranın bir gün kendine geleceğini hiç düşünmüyordu. Belki düşünüyor ancak nefsine konduramadığı için görmezlikten geliyordu, yok sayıyordu onu. O kapı bir gün çalınacaktı ve heyhat o gün bu gündü.

Çalık Dede ve ben iyi dosttuk. O benim adlarını aldığım iki dedemden biri, ben onun Teknisyen’iydim. Diğer dedem, Çavuş Dedem çok olmuştu göçeli. Çok küçüktüm onu yitirdiğimde. Onun da bu dünyadaki son anlarında yanındaydım. Kaza ile çatıdan düşmeden önce. Çalık Dede, ne işi olsa teknisyen der başka bir şey demezdi. Kimseye bişey diyemez bana derdi. Uyuyakalıp bir işini geciktirince de sitem yine bana olurdu. Hep, yeme-içmeye gelince diğer torunlarını, işe gelince beni arıyor diye kızardım ama her seferinde ben görevimi yapayım der ve yine sarılırdım dört elle işlerine.

Palyatif servisine yatırdılar dedi annem dedeyi. Seni sordu bir kaç kere: “Süleyman gelmedi mi?” dedi. Anlaşılan o ki yine çaresiz kalmış ve umudunu Teknisyen’ine bağlamıştı. Belki gelir Süleyman ve kurtarırdı onu bu çaresizlikten. Belki gelir, tutup elinden çekip alır ve götürürdü o gençliğine. Ama buna Teknisyen bile çare bulamazdı.

O zaman içime bir sızı düştü. Palyatif, geçici demekti. Bir çare yok ama acısını dindirmek ve hissini azaltmaktı amaç. Bakımı hastanede olacak ve başında birisi bekleyecekti. Hemen atıldım öne. “Ben kalırım bu gece.” dedim. Yapamazsın oğlum dediler, dede huysuz. Hayır dedim ben kalacağım. Kalacağım ve görevimi yine yapacağım. Belki de bu son görevim olacaktı.

Hastane odasına girdiğimde, kasvetli bir hava vardı. İki yataklı odada cam tarafında yatıyordu. Elimdeki eşyaları bir köşeye bırakıp hemen koştum başucuna. Takati kesilmiş, çaresiz bir halde yatıyordu. Kollarındaki bağlantılar ve solunum borusu, idamlık bir mahkumun boğazındaki ilmek gibi sıkıyordu onu. Konuşamıyordu belki ama gözleri öyle söylüyordu. Tavanda belli bir noktaya sabitlenmiş gözlerini hiç kırpmadan bakıyordu boşluğa, belki berzaha. Baktım, bir eli bağlığdı yatağa. O kahrolasıca yatak, bırakmıyordu ki kalkıp yürüsün. Dönsün o eski günlere. Anneme doğru baktım, nedir bu dercesine: “Durmadı oğlum, söktü attı her şeyi. Çare bulamadılar, bağladılar.” dedi. Boşta kalan elini, aldım ellerimin arasına. Aldım ama sanki yok gibiydi avucumda. Küçücüktü elleri. Sanki küçülmüştü. “Merhaba” dedim her zamanki gibi. Donuk gözlerini çevirdi bana doğru, önce bir süzdü kimsin sen der gibi ve “Merhaba” dedi her zamanki gibi. Eskiden o anlatır, ben dinlerdim. Bütün hikayelerinde selamlaşma sözü hep “Merhaba” olurdu. O yüzden hep birbirimize “Merhaba” derdik. Merhaba, ferahlıkla demekti. Yine “Merhaba”laşmıştık ama bu sefer bir garipti. Bir ferahlık hissi kaplamadı beni. Sanki bir refleks olarak diyordu. Bu sefer bir tat alamamıştım onun “Merhaba”‘sından. Devam ettim: “Süleyman ben. Bak geldim işte.” Her zaman dediği gibi, “Hoşgeldin.” diyemedi. Başını salladı ve gözleriyle onayladı tanıdığını. Takati yoktu zira. Belki bu son “Merhaba”sı olacaktı ama bir ümitti yaşamak. Ben sıktım tuttuğum elini, o sıktı tuttuğu elimi.

Düşündüm ne yapmalıyım diye. Kuran okumalıyım dedim kendi kendime. Peki nasıl? Çünkü hep kıraat ile tilavetin farkından dem vurdum. Kıraat etmeliyim dedim ve aldım elime telefonu. Başladım meal okumaya seslice. Yasin, Müminun, Haşr, Kalem vs. Gözleri bazen açık, bazen kapalıydı. Bazen gözbebekleri hiç oynamıyordu ama biliyordum duyuyordu beni. Okudukça okudum, kendimi o kadar kaptırdım ki ben de ayetler arasında kaybolmuş ve bu dünya ile irtibatım kesilmişti sanki. Yasin Suresi’nin 34-35. ayetlerini okuyordum ki Çalık Dede, boştaki elini göbeğine doğru götürüp sanki bir şey alıyor ve ağzına götürüyordu. Gözümde tutmaya çalıştığım gözyaşlarım, artık sığmaz oldu kabına ve dökülmeye başladı. Anam bi yanda, ben öbür yanda ağlıyorduk. Allah-u Teala, “Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık. Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi? ” diyordu ayette.

Hep diyordum ki dedenin içinde robot var. Eğer öyle olmasa bu kadar sağlıksız yaşantıya rağmen hasta olması gerekirdi. O yaşta, onun kadar hareketli ve çevik başka kimse görmemiştim. Anlaşılan o ki; o robot, artık dedeyi terk etti.

Allahaısmarladık… Hoşçakal Çalık Dede…

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir