Fatih’ten ayrı mahkeme isteyen piskoposların sonu

Bugün, şu sıralar keyifle okuduğum Nurettin Topçu’nun Büyük Fetih kitabından bir anekdot aktaracağım. Topçu, fethi ve Fatih’i bir çok yönden ele aldığı eserinde, fetihten sonra Fatih’ten ayrı mahkeme isteyen piskoposların ortaya çıkardığı hukuk sorununu nasıl aştığını çok çarpıcı bir örnekle açıklıyor.

Fatih İstanbul’u almakla bu birliği sağlamlaştırdı. Bizans halkına pek çok haklar bağışlamakla siyasetle adalet idealini kucaklaştırdı. Bu şehir halkının Fatih’ten kahır ve zulüm beklerken en geniş hürriyetlere kavuşturulması, vaktiyle Alparslan’ın Malazgirt’te Romen Diyojen’e karşı yaptığı alicenaplığı düşündürüyordu. Rumlara iktisadi ve dini her çeşit imtiyazlar verdi. Bir gün
piskoposlar padişaha gelerek ayrı mahkeme istediklerini, adli istiklal taleplerini bildirdiler. Fatih onlara “Peki, dedi, onu da veririm. Lâkin daha evvel bizim mahkemelerimizi bir kere görün, tetkik edin de sonra tekrar gelip bu teklifinizi tekrarlayınız.”

Piskoposlar önce Üsküdar mahkemesine gittiler. Orada bir at satışına ait dâvayı dinlediler. Bir gün evvel bir at satın almış olan davacı, atı satanla yapmış olduğu anlaşma gereğince, aynı günün akşamına kadar atta bir hastalık bulursa iade edebilecekti. 0 gün at hastalanmış, lâkin at cambazı ahdine ihanet ederek geri almak istememişti. Müşterisi mahkemeye başvurmuş ancak mahkeme kapalıymış. Kadı bir cenazeye gitmek için mahkemeyi kapatmıştı. Akşam at ölmüş; esasen aradan bir gün geçince mukavelenin hükmü ortadan kalkmıştı. Bu vaziyet karşısında kadı, “Bu kabahat bana ait. Zira eğer dün mahkemede bulunsaydım davacı bu zarara uğramayacaktı” diyerek atın parasını mağdur olan müşteriye bizzat kendi ödedi.

Sonra Kütahya’ya giderek iki kardeş arasında açılan bir arazi davasını dinlediler ve evvelsi gibi adilane karar verildiğini gördüler.

Oradan Konya’ya geçtiler. Konya mahkemesinde biri Venedikli öbürü Konyalı iki tüccar arasındaki ticaret davasına bakılıyordu. Konyalı tüccar Venedikliye kumaş ısmarlamış; kendisine gönderilmek üzere gemiye yüklenmesini istemiş. Venedikli malları gemiye yüklemiş lâkin gemi Akdeniz’de batmış. Venedikli, “Ben Konyalı tüccarın talebini yerine getirdim.” diyerek parasını istiyor. Konyalı ise malları almadığını ileri sürerek bedelini ödemiyor. Hâkim karar veriyor: “Venedikli, Konyalının talebi üzerine mallan gemiye yüklemiştir. geminin batıp batmaması onun elinde olmadığına göre, talebi yerine getirmekle Konyalı tüccarı borçlandırmıştır. Konyalının mal bedelini ödemesi lazımdır.” Ümit etmediği bu adilane karar karşısında hayretlere düşen Venedikli, “Bizim de ticaret kanunlarımız vardır ve sizinkilerden daha mükemmeldir. Lakin hiçbir Venedikli hâkim bir Müslümana karşı Venedikli bir Hristiyan’ı mahkûm etmez. Sizin adâletinize hayranım.” diyor ve Müslüman oluyor.

İslam dininin adaletine sığınmanın nasıl bir saadet olduğunu bu muhteşem sahnelerde seyreden Bizans piskoposları Fatih’e gelerek, “Hayır, dediler, teklifimizi geri alıyoruz. Biz sizin mahkemelerinizde muhakeme edilmek isteriz.”

Dirayetli devlet adamının dehası daha ileri işler başardı. İstanbul’un fethinden sonra Avrupa’da, Türkleri İstanbul’dan atmak gayesiyle bir büyük Haçlı ordusu hazırlanıyordu. Bunu duyan Bizans piskoposları, merkezi Fransa’da olan bu Haçlı hazırlıklarının kılıç sahiplerine kendiliklerinden koşarak karşılarına durdular. “Hayır Hristiyan kardeşlerimiz, dediler, bizi kurtarmaya gelmeyin. Biz Türk hükümdarıyla pek iyi anlaştık; sizi istemiyoruz!” Ve böylece Haçı hazırlıkları dağıldı. Belki de kılıcın kolaylıkla yapamayacağı işi kalp yapmış oldu. (Büyük Fetih, Nurettin Topçu)

Her ne kadar devrinde büyük bir kabul görmüş olsa da çoklu hukuk sistemi bugün için makbul bir sistem değildir. Zira padişahların yöneticiye, tebaanın da vatandaşa dönüştüğü günümüz devlet yapısında en ideal sistemin vatandaşlık bağı üzerine kurulmuş tek hukuk sistemi olduğunu düşündüğümü de belirtmek isterim.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.