Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah’ta onları dönüştürmez

Bugün, gecenin karanlığı yerini güneş ışıklarına bırakırken, okuduğum kitabın etkisiyle yaşadığım aydınlanmayı paylaşacağım.

Rus yazar Grigory Petrov tarafından 1923 yılında kaleme alınmış olan ve Finlandiya’nın topyekûn kalkınmasını anlatan Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının girişinde yazar, çok çarpıcı bir örnek veriyor.

Bir ulusun kalkınması ve refah seviyesine ulaşması için gerekli olan şeyin ne olduğunu tartışırken iki önemli şahsiyet ve iki bakış açısını da ortaya koyuyor.

İskoç asıllı, deneme ve hiciv yazarı, tarihçi ve eğitmen Thomas Carlyle, halk kitlelerini, hareketsiz duran ölü kil yığınlarına benzetiyor. Sezar, Napolyon, Sokrates ve Hz. Muhammed gibi heykeltıraşların kili eline alıp işleyerek sanat şaheserleri yarattığını söylüyor.

Dünya’nın en iyi romanlardan biri kabul edilen Savaş ve Barış’ın Rus yazarı Tolstoy’un ise yüzen bir gemi örneği vererek; “İtici güç gemidir, akıntı ise yüzen geminin gücünü yansıtan bir sonuçtur. Halklar da böyledir.” dediğini aktarıyor.

İşte tam bu aşamada beynimde müthiş bir çarpışma başlıyor. Acaba hangisi haklı? Bir toplumu baştan aşağı dönüştürecek olan güç, o toplumun kendisi mi yoksa gelip onları içinde bulundukları bataklıktan çekip kurtaracak bir lider mi?

Önce Tolstoy’a hak veriyorum; tarihe dönüp baktığımda karşıma hep bir kurtarıcının peşine düşmüş halklar çıkıyor. Hz. Muhammed’in bir medeniyet inşası, Ulu Önder Atatürk’ün bir halkı ipten alıp modern bir ulusa dönüştürmesi. Fakat kafama takılan sorular var. Hz. Peygamber, ilahi bir gücün desteği olmadan da bu başarıyı sağlayabilir miydi? Ya da Atatürk, bu başarıya tek başına mı ulaştı yoksa halkın da bu değişime inanması mıydı kritik nokta?

Sonra, sürekli yazılarımda ve konuşmalarımda atıfta bulunduğum Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmaların sonucunu yazdığı Kitle Psikolojisi eserini düşününce; yok diyorum halklar, aynı Carlyle’nin dediği gibi kuru kalabalıktan ibaretler, kendiliklerinden bir şey başaramadıkları yine tarihle sabit.

O zaman, Beyaz Zambaklar Ülkesine geri dönüp aslında ne Tolstoy’un ne de Carlyle’nin tek başına haklı olmadığını görüyorum. Zira, kitabın devamında da anlatıldığı gibi; bir avuç aydının zor şartlarda halkı bilinçlendirdiği, halkın da o bilinçle harekete geçerek topyekûn bir değişim ve dönüşümü nasıl sağladığını anlıyor insan.

Özetle söyleyecek olursak; toplumsal bir dönüşüm için olmazsa olmaz iki unsur bulunmaktadır. Bunlar, bilinçli bir halk ve dürüst aydınlar. Bu iki unsur sağlıklı bir şekilde birleşirse, gerekli olan sinerji oluşuyor ve dönüşüm gerçekleşiyor. Aksi halde geriye; bir “Kurtarıcı” bekleyen halk ile “Bu halkla bir yere varılmaz” diyen aydınların hezeyanları kalıyor.

Fransız varoluşçu filozof, oyun, roman ve senaryo yazarı, politik aktivist, biyografi yazarı ve edebiyat eleştirmeni Jean-Paul Sartre, aydını; “Kendisine görev verilmediği halde, dünyadaki tüm sorunlardan sorumluluk duyan kişi” olarak tanımlar.

Son olarak, Allah-u Teala’nın Kuran-ı Kerim’deki; “Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah’ta onları dönüştürmez.” (Rad 13/11, Enfal 8/53) mealindeki uyarısını da aktararak, toplumların geleceğini bu ikilinin yani aydınlar ve halk ikilisinin belirleyeceği gerçeğinin altını çizmiş olalım.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.