Maskenin arkasında saklanan korkak bir palyaço

Joker, Hollywood’un gelmiş geçmiş en zeki, en kontrolsüz ve en acımasız kötü adamının ortaya çıkışının hazin hikayesi.

Joker, aynı isimdeki DC Comics karakterine dayanan, Todd Phillips’in yönettiği, başrollerini Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Frances Conroy, Brett Cullen ve Zazie Beetz’ın paylaştığı Amerikan psikolojik gerilim filmidir. 

Filmde, Gotham şehrinin arka sokaklarında palyaçoluk yaparak, yaşlı annesiyle birlikte yaşayan ezik bir adamın (Arthur) geçirdiği metamorfoz konu ediliyor.

Psikolojik sorunlarla boğuşup, her gün onlarca ilaç kullanmak zorunda kalan, gülme hastası bir ucubenin metroda yaşanan olay sonrası yaşadığı dönüşüm, DC Comics evreninin en azılı kötü adamının ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Palyaço maskesinin altında yaşanan fırtınaların ve gelgitlerin ortaya çıkardığı bir fenomen Joker. Çünkü o, Thomas Wayne’in ifadesiyle; “Maskenin arkasında saklanan, kendinden daha şanslı olanlara imrenen, kendi yüzünü göstermeyecek kadar da korkak bir palyaço.”

Filmi izlerken Arthur’un hayatında gördüğüm ilk şey, aslında Freud’un tanımladığı id, ego ve süperegosu oldu. Eğer bugün yaşasaydı, psikanalizin babası Frued, Joker için ne derdi diye düşünmeden edemiyorum. O acımasız bir psikopat mı yoksa duyguları bastırılmış, itilip kakılmış masum bir adam mı?

Mel Gibson’un İşaretler’i ve Russel Crowe’un Gladyatör’ünden bildiğimiz Joaquin Phoenix’in muhteşem oyunculuğu ile göz kamaştıran film, 76. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kazanmıştır.

Farklılıkların, hastalık olarak nitelendirildiği bir dünyada, dezavantajlı grupların gördüğü ilgi ya da ilgisizlik sonucu ulaştıkları kişilikleri irdeleyen filmi, toplumsal bir eleştiri olarak çok beğendiğimi ifade etmek isterim.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir