Cosmos – Kozmik Okyanusun Kıyıları

Evren, hep vardı, ve hep olacak. Evren hakkındaki fikirlerimiz aklımızı karıştırmakta. Sanki yüksek bir yerden düşerken, içinizde hissettiğiniz o duygu gibi, içimizi gıcıklayan bir meraktır bu.

Biliyoruz ki artık sırrını çözmeye yakınız. Evren’in büyüklüğü ve yaşı, insan aklının alamayacağı kadar büyük.

Küçük gezegenimiz Dünya ise, bu büyüklüğün sonsuzluğunda bir yerlerde kaybolmuş.

İlk defa olmak üzere, kendimiz ve gezegenimizin kaderine hükmedecek kuvvetimiz var.

Bu büyük bir tehlike demektir. Ama türümüz daha hâlâ genç, meraklı ve cesur. Ve de oldukça azimli.

Son bir kaç bin yıldır evren ve, evren’deki yerimiz ile ilgili hiç beklenmeyen inanılmaz ve şaşırtıcı keşifler yapıldı.

Şu anki bilgilerimiz de sabah gökyüzünde uçup giden bir toz zerresi kadar küçücük. Evren’in içlerine doğru yapacağımız bir yolculuğa başlamak üzereyiz.

Galaksiler, güneşler ve gezegenleri ziyaret edip, hayat ve bilincin evrimle gelişmesini ve yokolmasını inceleyeceğiz.

Tamamen buzdan dünyalar, elmas yıldızlar, güneş ağırlığında atomlar, ve atomdan küçük evrenler göreceğiz.

Ayrıca bu yolculuk, evimiz olan gezegenimizi paylaştığımız, bitkiler ve hayvanlarla ilgili bir hikaye de olacak. Bizimle ilgili bir hikaye olacak.

Şu anki evren ile ilgili bilgilerimize nasıl ulaştık?. Evren şu anki evrimimizi ve kültürümüzü nasıl şekillendirdi, hatta belki kaderimiz de etkiliyordur.

Nerede olursa olsun gerçeğin peşinde olacağız. Fakat, gerçeği bulmak için hem hayal etmeli hem de şüpheci olmalıyız.

Kuramlar geliştirmekten çekinmemeliyiz. Gerçek olanla olmayanı da ayırt etmeliyiz.

Evren’in kendisi, doğa dediğimiz muazzam makine, ve içindeki mükemmel iç ilişkiler ve, gerçeklerle dopdoludur.

Dünya’nın yüzeyi ise kozmik okyanusun bir kıyısı gibidir. Bu kıyı kesimde ne öğrenebildiysek öğrendik.

Son zamanlarda bu kıyının biraz daha içlerine yöneldik, su seviyesi ise ayak bileğimiz kadar ve su daha da davetkâr gibi. İçimizden bazıları geldiğimiz yerin neyi ifade ettiğini iyi biliyor.

Nereye gidersek gidelim her yerde aynı şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü, içimizde de bir Evren var, hepimizin yapı taşı aslında yıldızlar.

Evren’i kavrayabilmenin temelleri bizim içimizde zaten var. İşte her birimiz için yolculuğun başladığı yer de burası zaten.

Evren’i her türlü engellemelerden arınmış hızlı, ve tamamen hayali bir gemi ile müzik ve kozmik uyum beraberliğinde keşfederken, bu yolculuk bizi, uzayda herhangi bir zamana ve yere götürebilir.

Gemimiz ise bir kar tanesi kadar mükemmel, ve bu karahindiba tohumu kadar organik olacak, bizi rüyalar alemine ve gerçeklerin dünyasına taşıyacak.

Benimle gelin. Bilebildiğimiz kadarı ile en büyük şekliyle Evren’e uzaktan bakıyoruz şu an.

Dünya’mızın kıyılarından şu an oldukça uzakta, kozmik okyanusun
bilinmeyen bir yerindeyiz. Uzaydaki bu ışıklar tıpkı denizdeki dalgaların, köpükleri gibi dağılmış durumda.

Bazıları yüzlerce, hatta milyonlarca güneşe sahip. Bunlar büyük kozmik karanlığın içinde oradan oraya durmadan sürüklenen galaksiler.

Hayali gemimiz ise şu an, bilinen evrenin sınırlarının daha yarısında. Bilim sayesinde keşfettiğimiz, ilk yerleri görmeye başlayacağız.

Rotamız bizi bildiğimiz güneşimize, ve dünyamıza pek benzemeyen bölgelerden geçirecek, ve hatta Samanyolu’muzun da içinde bulunduğu, uzayın derin bölgelerini de içine alacak. Şu an galaksilerin krallığı bölgesindeyiz, ve dünyamızdan 8 milyar ışıkyılı uzaklıktayız.

Bu spiral formdaki galaksinin neresine gidersek gidelim, doğanın işleyişi her yerinde aynıdır. Fiziğin kanunları, evrenin her yerinde aynıdır. Bu kanunları bile daha yeni yeni öğrenmeye başladık.

Kainât gizemlerle oldukça zengin. Bu bir aradaki galaksiler öbeğinin ortasında, bulunan eliptik bir galaksi, trilyonlarca güneş’e sahip olup,

komşu galaksilerdeki materyali de bünyesine katacak şekilde, bir yönde ilerleyebilir. Dünya’daki astronomların, “quasar” adını verdikleri de belki de bu kasırgalardır. Bildiğimiz anlamdaki mesafe ölçüleri ise, burada galaksiler krallığı bölgesinde bizi yanıltır.

Daha büyük bir ölçü kullanmalıyız, meselâ: ışık yılı. Yılda yaklaşık 10 trilyon kilometre yol alan, bir uzaklığa neredeyse eşittir.

Zamanı değil ama olağanüstü büyüklükteki uzaklıkları ölçer. Herkül kümesindeki her bir galaksi arasındaki uzaklık, yaklaşık 300.000 ışıkyılıdır.

Böylece ışık, bir galaksiden ötekine, 300.000 yılda yol alır. Tıpkı insanlar gibi yıldızlar, gezegenler ve galaksiler doğarlar, yaşar ve ölürler. Hepsinin ergenlik dönemleri hareketli geçer.

100 milyon yıl kadar süren ilk safhalarında merkezi bir patlama yaşayabilirler. Radyoteleskoplarla görülebilen bu patlamanın enerjisi, tüm kâinatta yankılanır. Patlamanın merkezine yakın olan dünyalar yanıp kül olurlar.

Merak ediyorum da, acaba ne kadar gezegen, ne kadar uygarlık yokolmuştur şimdiye kadar.

Pegasus kümesinde iki galaksinin çarpışması sonucu oluşmuş, halka şeklide bir galaksi kalıntısı vardır. Kozmik göle atılmış bir taş.

Galaksiler patladıklarında veya birbirleriyle çarpıştıklarında, bünyelerindeki yıldızlar da infilâk ederler. Bu süpernova patlamasında ise, tek bir yıldız galaksi kalıntısının dışında parlıyor.

Şu an, dünyadaki astronomların “Yerel Bölge” adını verdikleri kısma yaklaşıyoruz. 3 milyon ışıkyılı mesafe 20 galaksi sığacak bir uzaklıktır.

Devasa boyutlardaki kozmik okyanusun içinde, oldukça seyrek bir dağılım demektir bu. Şu an dünyadan 2 milyon ışıkyılı mesafedeyiz.

Uzay haritalarında bu galaksinin ismi M31’dir, ki, bunun bilinen ismi Andromeda Galaksisidir.

Büyük, yıldızlardan oluşan fırtınaları, gaz ve bulutsu yapıdadır. Onun yanından geçerken, hemen yakınındaki uydu galaksilerini görmekteyiz.

Galaksi yığınları, ve galaksilerdeki yıldızların hepsi, kütle çekimiyle bir arada tutulurlar. M31’in etrafında ise, yüzlerce küresel yıldız grupları vardır.

Onlardan birisine yaklaşmaktayız. Her bir grup, çok yoğun olan galaksi merkezi etrafında yörüngededir. Bazı küresel yıldız gruplarının bir milyon kadar yıldızı olabilir.

Eğer her bir küresel yıldız grubuna bir arı kovanı desek, ki çekimle bir arada tutulurlar, her bir arı ise bir güneş’e tekâbül eder.

Pegasus’tan itibaren yolalarak geldiğimiz yer, “Yerel Bölge”ye 200 milyon ışıkyılı mesafede olup, iki dev spiral galaksiden ibarettir.

M31’den bu tarafa doğru benzer bir galaksi daha. Spiral kollarının her bir dönüşü çeyrek milyar yıl sürer.

Bu bizim Samanyolu’muz, sadece dışarıdan görmekteyiz. İnsan türüne ev sahipliği yapan galaksi bu.

Gözlerden epey ırak olan Carina-Cygnus’ın spiral kolunda, biz insanlar evrim geçirerek bilincimize kavuştuk, ve birazcık da ufkumuzu genişlettik.

Işıkça çok parlak olan merkezinde, yoğunlaşmış bir durumda ve spiral kollarında olmak üzere, 400 milyon güneşten oluşur. Galaksinin bir ucundan, diğerine gitmesi için 100.000 yıl gerekir.

Galaksideki bulunan yıldızlar ve gezegenler arasında, belki de tahmin edemeyeceğimiz sayıda, yaşam, zeki varlıklar ve uzayda seyahat edebilen uygarlıklar mevcut olabilir.

Samanyolu’nun bu saçılmış durumdaki yıldızları arasında, bir de süpernova kalıntıları vardır, her birisi çok muazzam olan bu yıldız patlamasından geriye kalanlardır.

Gördüğümüz parlak gaz izleri ise, patlayarak kendisini yoketmiş olan yıldızın dış katmanlarıdır.

Yıldıza ait gaz yapılar ise şu an, tekrar geldiği yere, uzay boşluğuna geri dönüyor ve tam merkezinde orijinal yıldızdan artakalan yoğun yapı, bir pulsar oluşturmuş.

Doğal bir ışık feneri gibi, gözkırparak tıslıyor. Kendi etrafında saniyede iki kez dönen bir güneş.

Pulsarların göz kırpmaları o kadar düzenlidir ki ilk keşfedildiklerinde, dünyadışı zeki varlıklardan gelen sinyal zannedildiler, ya da yıldızlararası yolculukların seyrinde kullanılan, yol izleme ışıkları olduğu sanılmıştı.

Bu gibi zeki varlıklar ve, uzay gemilerinin gerçekliği bir yana. Pulsarlar, yıldız ölse de, hiçbirşeyin aslında yokolmadığının kederli birer hatırlatıcısıdır.

Galaksinin merkezine doğru hayali olarak, normalde binlerce yıl sürecek bir yolculuğu yapıyoruz şu an.

Şu an kendi galaksimize, yandan görülecek şekilde bakıyoruz. Milyarlarca nükleer fırın maddeyi yıldız ışığına çevirmekte.

Bazı yıldızlar tıpkı bir sabun köpüğü gibi kısa ömürlü. Diğerleri ise kurşundan 100 trilyon defa daha fazla yoğunlukta.

Daha sıcak olanlarının ömrü nispeten daha kısa. Fakat büyük kırmızı devler daha uzun ömürlü.

Üzerinde yaşamın hiç olmadığı gezegenlere sahip güneşler. Ama güneşimiz gibi orta yaşam süreli sarı cüce yıldızların sayısı epey bol.

Bu tip yıldızların gezegen sistemleri olabilir. Bu tip gezegenlerden bazıları bu kozmik ilk gezimizde göreceğimiz gibi, oldukça nadir görülebilecek şekilde buz, kaya ve sıvı durumdaki suya sahip olabilir.

Karaları ve okyanuslarıyla, küçük, ılık, bulutlu bir dünya, bu sarı yıldıza yakın bir durumda olabilir.

Tüm koşullar bir araya geldiklerinde ise çok daha önemli bir şeye sebep olabilir:

“Yaşam” Ama bu Dünya değil. Bu gezegenin yüzeyinde evrimleşmiş zeki varlıklar, çok ileri bir teknolojiye kavuşmuşlar.

Samanyolu galaksisinde koşulların bilincin gelişimine, olanak sağladığı pekçok gezegen olabilir.

Merak ediyorum da, acaba bizden çok mu farklılar? Acaba neye benziyorlar? Politikaları, teknolojileri, müzikleri ve dinleri nedir? Ya da bizim tahmin bile edemeyeceğimiz kültürel bir gelişime mi sahipler? Kendilerine karşı tehlikeliler mi?

Birçok kendiliğinden ışık saçan yıldızlararası gaz kümelerinin arasında, dünyadan sadece 1500 ışıkyılı mesafede bulunan, Orion Bulutsusu.

Bu üç parlak yıldız dünyalılar tarafından da, görülebilir ve Orion Takımyıldızı ya da Avcı olarak bilinir.

Dünyadan baktığımızda Avcı Orion’un kılıcı, ortadaki parlak yıldıza denk gelir.

O aslında, yıldız değildir. O aslında tamamen farklı birşeydir. Bulut aslında bir gizemi de örter. Burası yıldızların doğduğu yerdir.

Gaz ve toz çekim gücü ile yoğunlaşır, taa ki sıcaklık artıp ışık vermeye başlayıncaya kadar.

Bu tip bulutlar yıldızların doğumuna sebep olurken, diğerleri de yıldızların ölümüne şahit olur.

Yıldızlararası bulutların görünmeyen kısımlarında yoğunlaşan yıldızlara daha sonra ne olur?

Pleiad’lar birbirinden uzak duran genç yıldız öbeklerinden oluşmuştur, ve 50 milyon yaşındadır. Bu genç yıldızlar galaksinin bu kısmını yeni aydınlatmaya başlamışlar.

Hâlâ kendilerini meydana getiren, gaz ve tozdan oluşan bulutsu yapılarla kaplılar. Yıldızların arasında mürekkep lekeleri gibi durmaktalar.

Çok ince zerrecikli toz, taşımsı organik madde ve buzdan oluşurlar. İçeride ise birkaç yıldız dönmeye başlamışlar.

Yakınlarındaki buzdan gezegenimsiler ise eriyerek yıldızlararası rüzgârın üfürdüğü kuyrukları oluşturmakta.

Birbirinden ışıkyılları uzaklıktaki yıldızların arasındaki boşlukta bulunan karanlık bulutlar, organik moleküllerle dolular.

Her yerdeki yaşamın yapı taşları. Yapılmaları ise kolay.

Acaba adına “yaşam” diyebileceğimiz şekilde bir bu moleküllerin bir araya geldiği kaç dünya mevcut?

Pek çok yıldız çekim kuvveti ile iki ya da daha çok güneşli bir sisteme ait olarak bulunur.

Her sistem komşu sistemden ışıkyılları mesafesinde izole edilmiş durumdadır.

Etrafındaki dokuz gezegenli bir sistemle kuşatılmış, oldukça sıradan, sarı, cüce bir yıldıza yaklaşıyoruz.

Düzinelerce ayları, binlerce asteroidi ve milyarlarca kuyrukluyıldızı ile, Güneş Ailesi.

Dünya’dan 4 ışık saati uzaklıkta Neptün Gezegeni, ve büyük uydusu Triton.

Güneş Sistemimizin bu dış kısımlarında bile, daha yeni yeni keşiflerde bulunuyoruz.

Sadece bir yüzyıl önce Plüto’nun varlığından bile habersizdik.

Uydusu Charon ise 1978’e kadar keşfedilmeyi bekledi. Uranüs’ün halkaları ilk defa 1977’de saptandı.

Dünya’ya bu kadar yakın mesafede bile keşfedilecek yeni dünyalar var.

Satürn tamamen gazdan oluşan bir dev. Katı bir yüzeyi olsaydı yükseklerdeki bulutlarını görebilirdik.

Satürn’ün görkemli halkaları ise yörüngedeki trilyonlarca buz toplarıdır.

Şu an dünya’dan 80 ışık dakikası uzaklıktayız, yani sadece yarım milyar kilometre. Güneş Sistemimizdeki en büyük gezegen Jüpiter.

Karanlık yüzünde ilk defa 1979’da Voyager tarafından izlenen çok büyük şimşekler bulutlarını aydınlatır.

Jüpiter’den daha içeri kısımda ise paramparça olmuş gezegen kalıntıları var. Asteroidler.

Bu irili ufaklı parçalardan oluşan kemeri, dev gezegenler için bir sınır olarak belirlemişiz. Yani şu anda güneş sistemimizin daha sığ kesimlerine girmekteyiz.

Burada ince atmosferli katı yüzeyli gezegenler var: Dikkatli keşifler için bizi bekleyen, Dünya benzeri gezegenler bunlar.

Bu gezegen Mars. 1976’da Voyager’den bir yıl sonra, dünyadan iki robot Mars’ın yabancı yüzeyine indi.

Mars üzerinde Arizona büyüklüğünde bir volkan vardır, ve yüksekliği neredeyse Everest’in üç katıdır.

Ona “Olimpos Dağı” adını verdik. Burası bir harikalar diyarıdır. Mars’ın çok eski kuru nehir yatakları, ses hızının yarısı kadar kuvvetli esen fırtınaları vardır.

Yüzeyinde 5000 kilometre uzunlukta bir çatlak vardır. İsmi ise “Vallis Marinaris”. Yakınındaki gezegenden gelen, Mariner uzay aracının incelediği çatlak.

Bu ilk kozmik yolculuğumuzda, Mars’ı, diğer gezegenleri, yıldızları ve galaksileri keşfetmeye daha yeni başladık. Gelecek yolculuklarda onları daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Ama şimdi, birkaç ışık dakikası daha yol alıp, Güneş’ten itibaren 3. konumdaki mavi ve bulutlu gezegene gidiyoruz. Uzun yolculuğumuzun sonu, yolculuğumuza ilk başladığımız yer.

Yolculuğumuz bize Dünya’yı, sanki dünyadışı birisinin yolculuğuymuş gibi, dışarıdan görmemize izin verdi.

Etrafta yüzlerce milyar galaksi, ve milyarlarca trilyon yıldız varken, neden sadece bu sıradan gezegende hayat var? Bana öyle geliyor ki, evren yaşam ve zeka ile dopdolu.

Ama bildiğimiz kadarı ile tüm canlılık, her bilinçli varlık, hakkında bilgi sahibi olduğumuz her uygarlık, burada bu gezegen üzerinde yaşadı.

Bu bulutların altında, insan türünün dramı yaşandı. Nihayet, sonunda, eve geldik. Dünya gezegenine hoşgeldiniz.

Mavi nitrojenden gökyüzü ile, sıvı haldeki okyanuslarıyla, serin ormanlarıyla, yumuşak çayırlarıyla, her yerinden hayat fışkıran bir dünya.

Kozmik perspektifle bakıldığında, eşşiz, benzersiz. Evrende bildiğimiz haliyle, kesin olarak tek yaşam alanımız,

Belki buna benzer gezegenler çoktur, ama onları arayışımızın başladığı yer de burası. Milyonlarca yılda evrimleşerek, bu seviyeye gelmiş, kadın ve erkeklerden oluşan bir türüz.

Bir zamanlar dünyamızın uçsuz bucaksız gözüktüğü bir zaman, keşfedilecek sadece dünyamızın var olduğu eski günlerde, dünyanın gerçek büyüklüğünün üzerinde akıllıca ilk kafa yorulan günlerde, burada, Mısır’da milâttan önce 3. yüzyılda bir adam yaşadı.

Burası belki de ateşler yakılarak mesaj göndermeyi sağlayan, ve tüm Kuzey Afrika kıyı şeridince uzanan, bir haberleşme kuleleri ağından birisiydi.

Akdeniz’deki gemilerdeki denizcilere, yol göstermek için kurulmuş bir, deniz feneri olarakta kullanılmış olabilir.

Burasının batısında 50 kilometre ileride, bir zamanların en büyük şehirlerinden birisi olan, ve Eratosthenes isimli adamın yaşadığı, eski İskenderiye şehri var.

Arkadaşı onu Yunan alfabesinin ikinci harfi “beta” olarak isimlendirmişti, çünkü ona göre Eratosthenes her konuda “en iyi ikinciydi”.

Fakat şurası kesin ki birçok alanda Eratosthenes “alpha” idi. O bir astronom, tarihçi, coğrafyacı, filozof, şair, tiyatro eleştirmeni ve matematikçiydi.

Aynı zamanda İskenderiye Büyük Kütüphanesi’nin de yöneticisiydi. Birgün kütüphanede papirüsten yapılmış bir kitabı okurken, oldukça ilginç bir açıklamaya rastladı:

Oldukça güneyde bulunan, Syene şehrinde, yılın en uzun günü oldukça dikkate değer bir olay olmaktaydı. 21 Haziran günü, tapınağın sütunu ya da dikey durumdaki bir sopanın gölgesi, öğleye doğru oldukça kısalmaktaydı.

Diğer günlerde içi gölgeli olan, bir kuyunun içi ise o gün öğle saatine doğru, güneş ışınları ile dolmaktaydı. Tam öğle vaktinde ise, tapınak sütununun hiç gölgesi yoktu.

Kuyunun içine bakıldığında ise dipteki sudan yansıyan güneş görülmekteydi. O anda güneş tam tepe noktasındaydı.

Bu olay herhangi birisi için dikkat çekmeyen sıradan bir olaydı. Sopalar, gölgeler, kuyudaki sudan güneşin yansıması, güneşin gökteki pozisyonu basit günlük olaylardı.

Bunların bir önemi var mıydı? Ama Eratosthenes bir bilimadamıydı, ona göre bu basit olaylar bir şekilde dünyayı değiştiriyorlardı, hatta bir şekilde dünyayı açıklıyordu.

Tabii ki Eratosthenes’in 21 Haziran günü, tam öğle saati İskenderiye’de yaşadığı, sopanın hiç gölgesiz durumda olması tecrübesinin aynısını, İskenderiye’ye yakın olan bu yerde de izleyebiliriz.

Çok şüpheci bir kişi diyebilir ki, Syene şehrinden gelen bu raporda bir hata var.

Fakat bu gözlem kesinlikle herkesin gözlemleyebileceği bir olaydı. Bu kadar önemsiz bir konuda neden birisi yalan söylesinki?

Eratosthenes kendi kendisine sormuş olmalıydı: Nasıl olurdu da, Syene şehrindeki bir çubuk hiç gölge yapmazken, 800 km. kuzeydeki İskenderiye’deki çubuk tam aynı gün aynı saatte, oldukça belirgin bir gölge yapardı?

İşte size eski Mısır’ın bir haritası. Bu yerleştirdiğim iki çubuk iki obelisk olsun. Birisi buradaki İskenderiye’deki, diğeri ise Syene’deki.

Her iki çubuk hiç gölge göstermeseydi, kolaylıkla dünya’nın düz olduğunu söyleyebilirdik.

Eğer hem Syene’deki hem de, İskenderiye’deki gölgenin boyu aynı olsaydı, bu da dünya’nın düz olduğunu bize anlatırdı.

Eratosthenes aynı anda Syene’de hiç gölge yokken, İskenderiye’de belirgin bir gölgenin nasıl izah edileceğini kendi kendine sormuş olmalı.

Bunun tek cevabı dünya yüzeyinin eğik olmasıydı. Sadece o kadar da değil, eğim ne kadar büyükse gölgelerdeki fark o kadar artmaktaydı.

Güneş, ışınlarını dünyaya dik olarak gönderecek uzaklıktaydı. Güneş’in farklı açılardaki çubuklardaki gölgesi de farklıydı.

Gölge uzunluklarındaki farklı gözlemler, İskenderiye ve Syene arasındaki mesafenin, 7 derecelik bir eğime sahip olduğunu göstermekteydi.

Yani demek istediğim, eğer çubukların dünyanın merkezine doğru izdüşümlerini uzatırsak, merkezde her birisi birbirinden 7 derece ile ayrılıyordu.

Yani, 7 derece ise, 360 derece olan, dünyanın çevresinin tamamının yaklaşık 50’de biriydi.

Eratosthenes İskenderiye ile Syene arasındaki uzaklığı da biliyordu. Biliyordu ki uzaklık 800 kilometreydi.

Nasıl? Çünkü bahsettiğim hesaplama için gereken, iki şehir arasındaki mesafeyi ölçmek için bir adam kiralamıştı.

Şimdi, 800 kilometreyi 50 ile çarptığımızda bu 40.000 kilometre eder. Bu da dünyanın çevresi olmalıydı. Bu, başlangıç noktasına tekrar gelebilmek için katetmemiz gereken mesafeydi.

Doğru cevap buydu. Eratosthenes kullandığı aletler ise, çubuklar, göz, ayak ve beyindi. İlave olarak deney coşkusu.

Bu aletlerle dünyanın çevresini, önemsiz bir hatayla doğru olarak hesapladı.

2200 yıl öncesi için oldukça iyi bir sonuç bu. O zamanlar, şimdiki gibi Akdeniz gemilerle dolup taşmaktaydı. Ticari gemiler, balıkçı tekneleri, askeri filolar. Bilinmeyen ülkelere yapılan cesur yolculuklar da vardı.

Eratosthenes’ten 400 yıl önce Mısır Firavunu Necho’nun kiraladığı bir Fenike filosu, Afrika’yı çevresinden dolaşmıştı.

Büyük bir olasılıkla dayanıksız teknelerle Kızıldeniz’den yola çıkıp Afrika’nın doğu sahillerini takip edip Atlantik’e gelip, daha sonra Akdeniz’e geri dönmüşlerdi.

Bu destansı yolculuk, Voyager’in Dünya’dan Satürn’e olan yolculuğu kadar, yani 3 yıl kadar sürdü.

Daha sonraları Eratosthenes’te dünyanın çevresini dolaşmaya, teşebbüs etmiş olmalı mutlaka.

Oysa Magellan’a kadar kimse bunu başaramayacaktı.

Hem eski İskenderiye’deki bir bilimadamının, bir hesabını ispatlamak için, bazı denizcilerin hayatını tehlikeye atmanın bir alemi var mıydı?

Bugünkü İskenderiye Eratosthenes zamanlarındaki, eski gözkamaştırıcı günlerinden kalma izleri hâlâ taşımaktadır.

Yüzyıllar boyunca süregelen fetihlerle tapınakları, kalelere, kiliselere ve camilere dönüştürülmüştür.

Milattan önce 331 yılının bir kış günü Büyük İskender tarafından, imparatorluğunun başkenti olarak seçilmiştir.

Bir yüzyıl kadar sonra da dünyanın en büyük şehri olmuştur. her bir gelen uygarlık üzerinde kendi izlerini bırakmıştır.

İskender’in rüyalarındaki şehir şimdi nerelerde? İskenderiye yakın doğu insanlarının gelip gittiği bir yerde olduğundan hâlâ iyi bir işyeri merkezidir.

Fakat, bir zamanlar ışık saçan güçlü bir özgüven doluydu.

Birkaç kırık dökük heykel ve eski elyazmaları parçalarından kayıp bir çağı anlayabilir misiniz?

İskenderiye’de muazzam bir kütüphane ve bir araştırma enstitüsü vardı. Ve burada eski dünyanın en parlak zekalarına sahip insanlar çalışıyordu.

Bugün kütüphaneden geriye kalan sadece, bu nemli ve unutulmuş kiler. Burası bir zamanlar kütüphanenin bir uzantısıydı, ve daha sonra restore edilerek yapılan, ve tapınak olarak kullanılan Serapeum idi.

Fiziksel olarak geriye kalan, bu çürümüş bu birkaç raf, belki de bir zamanlar bir depo olarak kullanılmıştır.

Ne olursa olsun, burası bir zamanların dünyadaki en büyük şehrin parlak merkezi ve zaferiydi.

Eğer zamanda geriye gidebilseydik ilk geleceğim yer burası olurdu. İskenderiye Kütüphanesi ve 2000 yıl önceki büyüklüğü.

Burada bizi bugün uzaya taşıyan zekamızın ilk önemli temelleri atılmıştı.

Eski dünyaya ait olan bütün o bilgi bir zamanlar bu mermer duvarların arasındaydı.

Büyük salonun duvarlarında muhtemelen İskender’in, ve bir elinde seramoni bastonu ve kıyafetleri içerisindeki, Mısır Firavunlarının duvar resimleri yeralmaktaydı.

Bu kütüphane ve insan bilincinin kalesi, ve bizi yıldızlara götüren yolculuğumuzdaki işaret ateşimizdi. Dünya’da kurulmuş gerçek anlamdaki ilk araştırma enstitüsüydü.

Peki, neler üzerinde çalışıyorlardı? Her konu olmak üzere tüm kainat üzerinde çalışıyorlardı. “Cosmos” yunanca bir kelime olup evrendeki “düzen” anlamına gelir. “Kaos”un tam zıt anlamlısıdır.

Bütün herşeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu açıklar. Kavraması zor bir şekilde Evren bir arada dengededir. Dehalar burada serpilip geliştiler.

Takımyıldızların haritalama işini yapan Astronom Hippocarchus, burada Eratosthenes’in neredeyse sağ koluydu. Yıldız parlaklıkları ölçü birimini de geliştirmişti.

Kralının zorlandığı, matematik problemlerinin çözümünü kolaylaştırmak için, harika bir şekilde geometriyi geliştiren, Öklid’te buradaydı.

Öklid geometride ne yaptıysa Trakyalı Dionysius’ta,konuşma dilindeki isimler, fiiller vesaire üzerinde çalışarak, bir şekilde dili geliştirdi.

Herophilus ise zekanın kalpte değil, beyinde olduğunu söyleyen bir fizyolog idi.

Burada taa Leonardo da Vinci’ye kadar ki, en büyük mekanik dehası olan Arşimed vardı.

Astronomi bilgileriyle bugünkü astrolojinin temellerini atan, astronom Ptolemy vardı.

Dünya merkezli evren görüşleri, 1500 yıl boyunca kabul edildi. Bu da kitlelere parlak bir zekanın da bazen yanılabileceğini gösterdi. Bu kadar pekçok büyük adamın arasında tek bir büyük kadın vardı.

Adı Hypatia idi. Matematikçi, astronom ve yapılışından 7 yüzyıl sonra, bir ayaklanma ile yerlebir edilen, kütüphanenin sönen son ışığıydı.

Bir bakın şuraya. Mısır’ın büyük kralları, edebiyattan eczacılığa kadar bilimi destekleyen ve bunu krallığının hazineleri ile bir tutan İskender’i kutluyorlar.

Yüzyıllar boyunca da araştırma yapanları cömert bir şekilde desteklediler.

Aydınlanma daha sonraları da birkaç kişi tarafından desteklendi.

Bu büyük salonun hemen dışında 10 büyük araştırma laboratuvarı vardı.

Çeşmeler, uzun koridorlar ve botanik bahçeleri, ve hatta içi Hindistan ve Afrika’dan getirilen hayvanlarla dolu bir hayvanat bahçesi de vardı.

Bir disseksiyon odası ve astronomi gözlemevi vardı. Tanrı Serapis’e adanmış olan, İskender’in şehrindeki bu kütüphanenin asıl hazinesi ise, kitap kolleksiyonlarıydı.

Kütüphaneyi idare edenler, dünyadaki bütün kültürlere ve dillere ait kitapları topluyorlardı.

Uzak diyarlara adamlar gönderip kütüphane için kitap satın aldırtıyorlardı.

İskenderiye limanına gelen ticaret gemilerini polis, kaçakçılık için değil kitaplar için arıyordu.

Kitaplar ödünç alınıp kopyalandıktan sonra sahibine iade ediliyordu.

Taa ki bu kopyalar iyice çoğalıp büyük sayılara ulaşıp, “gemilerden gelen kitaplar” olarak isimlendirilinceye kadar.

Kütüphanenin içerdiği kitap sayısını doğru olarak söylemek zor fakat tahmin edilen sayı, yaklaşık 10 milyon elyazması.

Papirüs kamışı Mısır’da yetişir. Bugünkü “kağıt” kelimesinin kaynağıdır.

Bir zamanlar bu kütüphanede bulunan, milyonlarca papirüs elyazmasının tamamı elle yazılmıştı.

Bütün bu kitaplara ne oldu? Onları oluşturan uygarlık yokoldu. Kütüphanenin kendisi de yokedildi. Elyazmalarından pek azı kurtarılabildi.

Günümüze sadece çok azı kalan bu yazıların azlığı, bugün bizi oldukça üzmekte.

Ama yine de elimizdeki bu az parçalar bile ne kadar çok şaşırtıcı!

Mesela, biliyoruz ki bir zamanlar burada, Samos’lu astronom Aristarchus’un bir kitabı vardı.

Dediğine göre dünya ve diğer gezegenler, Güneş’in etrafında yörüngede dönmekteydiler, ve yıldızlar da bizden çok uzaktaydılar. Bunların tümü kesinlikle doğru.

Fakat bu gerçeği keşfetmek için, 2000 yıl daha beklememiz gerekecekti.

İskenderiye Kütüphanesindeki astronomi yazıları yığını.

Hipparchus. Ptolomeus…ve işte, Aristarchus.

İşte bu kitap, Bu kitaptan Aristarchus’un bu konuyu nasıl kavrayabildiğini, o kadar çok okumak isterdim ki!

Ama yokedildi, tamamen ve sonsuza kadar.

Hissettiğimiz acının büyüklüğünü anlayabilmek için,

Aristarchus’un bu eserinin kaybını 100.000 ile çarptığımızda ancak, bu eski uygarlığa ait trajedinin boyutunu tahmin edebiliriz.

Bilgilerimizi eski dünyaya ait olan bilgilere nazaran çok artırmış olsakta, bu kayıp tamiri mümkün olmayan bir boşluğa yolaçtı.

Sadece bir kütüphane kartı ile, geçmişin tüm gizemlerini çözebileceğimizi bir düşünün Örneğin, Babil’li bir papaz olan Berossus’a ait olan, üç ciltlik bir dünya tarihi çalışmasının burada olduğunu biliyoruz.

Birinci cilt Yaradılıştan itibaren Büyük Tufan’a kadar olan zamanı anlatır.

432.000 yıllık bir periyot olan bu zaman aralığı Tevrat’taki anlatılanlardan 100 kere fazladır.

Acaba Berossus’un bu kitabında ne gibi harikalar vardı?

Peki sizce ben neden sizi 2000 yıl geçmişe götürüp İskenderiye Kütüphanesine getirdim?

Çünkü insanlık bu dünyaya ait olan tüm gerekli bilgilerini, ciddi ve sistematik olarak ilk defa burada topladı.

Burası Eratosthenes’in de bildiği bir dünyaydı.

Ufacık küresel bir dünya, uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda ve zamanın içinde sürükleniyor.

En sonunda Evren’deki gerçek anlamdaki yerimizi öğrenmeye başlamıştık.

Eski çağların bilimadamları,buradaki bilimadamlarının keşfettikleri buluşlar, bu devirden sonra başlayan Karanlık Çağlar’da yeni baştan keşfedilerek, bugünkü kültürümüzü borçlu olduğumuz Rönesansı mümkün kılacaktı.

  1. yüzyılda Avrupa’yı uzun uykusundan
    uyandıran buluşlar keşfedilmezden binlerce yıl önce bunlar burada zaten mevcuttu.

Aristarchus’un çoktan unutulmuş bilgileri 1600’lerde yeniden keşfedildi.

Johannes Kepler gezegenlerin hareketlerini anlamak için, saat gibi çalışan mekanizmalarla çalışan özenli maketler hazırladı. Ve bir gece Ay’a yolculuk yaptığını düşledi.

Kullandığı temel bilimsel dayanak ise, İskenderiye Kütüphanesi’ndeki şaşmaz matematikti.

Kendi ve kendisinden sonraki araştırıcıların hikayesi, ayrıca yolculuğumuzda incelenecek.

Aristarchus ve Kopernik’in Güneş merkezli evren modeli 7 yüzyıl sonra aydınlanan Avrupa’da herkes tarafından benimsendi.

Gezegenler doğanın kanunlarıyla hareket ediyorlardı, ve gökteki yıldızlar bu yüzden hareket etmekteydi.

Saat yapanlar gezegenlerin hareketlerini yapan modeller geliştirdiler.

Zamanı doğru olarak belirleyebilme olayı dünyanın her yerinde yaygınlaşan uzun deniz yolculuklarına ve keşiflere olanak sağladı.

Serbest düşüncenin yeniden başladığı bir dönemdi bu.

250 yıl sonra ise dünyanın tamamı keşfedildi.

Yeni maceracılar gözlerini gezegenlere ve yıldızlara diktiler.

Galaksilerin milyonlarca ışıkyılı ötede, büyük miktardaki yıldızlardan oluşan yapılar olduğu keşfedildi.

Uzak galaksilerin hızları ise astronomlarca 1920’lerde ölçülmeye başlandı.

Saat kaç? 07:15 Işıkları kapatın lütfen.

Galaksilerin hızla birbirlerinden uzaklaştıkları keşfedildi.

Uzay ve zamanın derinliklerini öğrenmeye başlamalıydık.

Evrenin yaşının bugün 15 milyar yıl kadar olduğu düşünülüyor.

Evrenin doğumuna yol açan ve büyük patlama denilen de:

Big Bang. Eğer evrenin tüm tarihini “1 yıl ölçeği” ile inceleyebiliriz.

Evren 1 Ocak günü meydana geldiyse, Samanyolu oluşması için Mayıs’a kadar beklemeliyiz.

Diğer gezegen sistemleri Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta ortaya çıkmış olmalı, akat güneşimiz ve dünya ise Eylül ortalarına kadar henüz ortada yok. Hayat ise çok daha sonra oluştu.

Kozmik Takvimin sağ alt köşesindeki parlak nokta ise insanların tüm tarihini simgeliyor.

Big Bang Ocak ayının ilk saniyesi olarak sol üst köşede yer alıyor.

Yani bizim tarihimize kadar geçen süre 15 milyar yıl.

Her bir ay çeyrek milyar sene uzunluğunda. Her bir gün 40 milyon yılı temsil ediyor.

Her bir saniye ise yaklaşık 500 yıla rastlıyor.

Kozmik zamanda göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre.

Bu ölçekteki kozmik takvim bir futbol sahası genişliğinde, ve tüm insanlık tarihi ise ancak elim büyüklüğünde.

Maddeyi oluşturan ilk patlamayla başlayan eski zamanın izlerini süreceğiz, ve gaz, toz, yıldız, galaksiler ve evrendeki küçük dünyamızı, gezegenleri, yaşam, zeka ve erkek ve kadınlardan oluşan türümüzü incelemeye daha yeni başlıyoruz.

Yazılı tarihimizde yer alan olaylar ve kendimiz çok yakın bir tarihte ortaya çıktık.

Öyleki hepsi Aralık ayının 31’inin son dakikasıyla izah ediliyor.

Fakat insan türünü ilgilendiren bazı kritik olaylar daha önce, dakikalar önce başladı.

Bunun için ölçeğimizi dakikalardan aylara değiştiriyoruz.

Burada aşağıda 31 Aralık akşam 10 civarı ilk insanlar ortaya çıktı.

Ve 30.000 yıl uzunluğundaki her bir geçen kozmik dakikayla, nerede ve kim olduğumuzu anlamaya doğru olan çetin kozmik yolculuğumuza başladık.

11:46… sadece 14 dakika önce… insanlar ateşi kontrollerine aldılar.

  1. saat, 59. dakika, 20. saniye, kozmik yılın son gününün akşamı,
  2. saat 59. dakika 20. saniye, bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi başladı.

İnsan yeteneği ile ilk el aletlerini yaparak ziraatı, ve 11:59:35’te ilk yerleşim yerlerini kurdu.

Biz insanlar kozmik takvimde o kadar yeniyiz ki, tüm kayıtlı tarihimiz 31 Aralık’ın son dakikasının son birkaç saniyesiyle açıklanıyor.

Zamanın muazzam büyük okyanusundaki bu takvimde, bütün hatıralarımız bu küçük kareye ancak sığıyor.

İsmini bildiğimiz her insan bunun içinde bir yerlerde yaşadı.

Bütün o krallar, göçler ve buluşlar, savaşlar ve aşklar, tarih kitaplarındaki herşey, burada vuku buldu, Kozmik Takvimin son 10 saniyesinde.

Bizzat uzay ve zaman okyanusunun içinde bulunan bizler, bunun büyüklüğünü daha yeni kavrıyoruz.

Bizler 15 milyar yıllık kozmik evrimin mirasçılarıyız.

Bir seçimimiz var: Ya evrenin bize sağladığı yaşamı zenginleştireceğiz, ya da 15 milyar yıllık mirasımızı anlamsız bir yokoluş ile israf edeceğiz.

Kozmik Takvimin ilk saniyesinde olan biten şey, şu anda bizim ne yapmayı planladığımızla ilgilidir, bunu da zekamız, ve Evren’i bilmekle yapacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir